 Ferhat Uludere Süslü zarflarda gelen mektuplara özenerek yazıyorum bunları, yitirdiğimiz bir alışkanlığın arkasından bakarak. Postacı gelmiyor artık kimsenin kapısına, kimse kimsenin adresini bile almıyor, zaten adreslerimizi bile faturaların üzerine bakarak anımsıyoruz.
Günlerdir seni düşünüyorum, hüzne boğulan gözlerinin önüne akan kıvırcık saçlarınla. Sadece tanık olduklarımla düşünüyorum. “Açık tenliyim ya, kimse anlamıyor bakışlarımın solduğunu” demiştin son konuşmamızda. İşte o zamandan beridir, yağmur yağıyor İstanbul’a. Aslında tek damla düştüğü yok toprağa, ben düşlüyorum bunu, biraz kasvetli olsun istiyorum ortalık, biraz da yaşadığın yerlere benzesin… Benzesin istiyorum ama bilmiyorum yaşadığın yeri, Londra, diyorsun adına, bazen Paris oluyor, bazen Viyana bazen de Prag. Başkaları da böyle sesleniyor. Birkaç film de görmüştüm, bir de bir fotoğrafçının gezi sergisinde. Senin dolaştığın, gördüğün, dokunduğun o yerler hep siyah beyaz ve soluk zihnimde. Belki de bu yüzden güzel oluyor seni düşünmek, hüznünü uzaklardan anlamaya, paylaşmaya çalışmak. Ve işte bu yüzden yağsın istiyorum yağmur, kasvete bürünsün buraları; yazın sıcağına yakışmıyor hüzün. Bahar olmadan yaz geldi İstanbul’a, hazırlıksız yakalandık yaza, biz baharın gelmesini bekliyorduk melankolilerimizden sıyrılmak için… Fesleğenler tam yeşermeden sarardılar, ağaçlar meyvelerini karıştırdı, erikler birden kızarıyor artık. Dedim ya baharları olmuyor artık İstanbul’un kasımpatı yetişmiyor bu kentte. Kasımpatı olmayınca da çekilmiyor mevsimler, akşamsefaları olmadan tadı çıkmadığı gibi akşamın. Kasım da yapayalnız kalıyor, çiçeksiz…
Yalnızlıklarımız bile benzemiyor aylarla birbirine; başka bir dilin yalnızlığı oralarda yaşadığın, belki de yalnızlığın en koyu halidir o başka dilde yalnız olmak. Başka dilde hüzünlenmek. Biraz ferahlar belki için, biraz katlanılır olur yalnızlığın diye yazıyorum bunları sana, çünkü bilirim, başka dillerde tek kelime yazmasam da bilirim, insan sadece kendi dilinde ağlar ve sadece kendi dili dindirir acıyı. Acı alışkını olduğumuz bir şey, nereden bakarsan bak, İstanbul’dur acının adı. Yaşarken de yaralar, uzaktayken de. Başka yerler de öyle midir? Bilmiyorum, aslında bilmek de istemiyorum. Her kent derin yaraların açıldığı, kanların aktığı, ölülerin gömülmediği bir savaş alanıdır çünkü. Ve savaşmak gerekir eğer alana çıkmışsak, yenilmeden başka kentlere gitmek için. “Bir şehri sevmek; aşka sebep aramaktır.” diyordu ya Tanpınar; işte aşklar da kentlere benzer. Neresinden tutarsan tut, hem yaralar açar, hem de açılmış eski yaraların ilacı olurlar. Bedenimizdeki yaralar kapanmaz aşka tutulmadan, bir cüzamlı gibi çürür etlerimiz aşık olamazsak, irinler akar yaralarımızdan, kokar bedenlerimiz gökyüzünü kokutur, ama bilmek gerek yine, aşkın kendisi kapanmayan bir yaradır. Büyük savaşlardan alınan yaraları gururla sergiler şövalyeler, Londra tanır şövalyeleri, Arthur’un krallığını bilir, Lancelot’u görmüştür dünya gözüyle ve o savaşçı lordun en gururlandığı yarasıdır yitirdiği aşkın acısı. O acıdır onu Britanya’nın tek kralı yapan… Prag Golem’i tanımıştır, Yahudi gettolarından geçişini görmüş, yangınları ölümleri ve ölümlerin aşkları nasıl böldüğünü bilir. Paris ise, o şehir, ezbere bildiğimiz aşklara vitrin olmuştur. Yaralamadan sevemez mi kimse, kırmadan? Okşayarak dokunamaz mıyız? Cevapları yok bunların, ama bazen yapıyor insan bunu, sadece yapmak istediğinde oluyor belki, ama oluyor. Sabah oluyor İstanbul’da, martılar çığlık atıyorlar, aç çığlıklar bunlar. 6:45 vapurunun peşine takılacak birazdan hepsi. Vapur düdükleri tren sesine katışıyor, trenden martılara kimse simit atmıyor. Bu yüzden kuşlar sevmiyor trenleri. Trenler uzaklara, belki de en uzağa insan taşıyorlar yine, yorgun insanları, uykularına doymadan uyananları... Geri getirecekler onlara akşam inerken İstanbul’a. Trenle giden trenle geliyor, sen neyle gitmiştin İstanbul’dan' + addy28104 + '' );//-->Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır |